We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Uğur Gürses: Daha krizin başındayız!

548 613 1518
15.09.2018
Ekonomi yazarı Uğur Gürses’e göre Türkiye, henüz başında olduğumuz ekonomik krizin bir benzerini daha önce yaşamadı. Ekonomik ve politik krizin Türkiye’yi 2023’e taşıyamayacağını ve 2020’de bizi yeni bir erken seçimin beklediğini düşünen Gürses, Türkiye’nin derin bir resesyonla karşı karşıya olduğunun altını çiziyor ve ekliyor: “İnsanlar işsiz kalacak, şirketler batacak ve belki kimse ‘ben batıyorum’ diye bağırmayacak.”

Dünyadaki bol para dönemi sayesinde başta orta sınıflar olmak üzere hane halkına, finans çevrelerine, şirketlere borçlanmaları kaydıyla zengin hayatı yaşatan AKP iktidarı, toplumun önemli bir kesimini bu sayede kendisine bağlamayı da başardı. Orta sınıf bol keseden harcamaya alıştı, arabalar, evler, arsalar alındı. Yandaş şirketler para koyacak yer bulamaz noktaya geldi. Yolsuzluklara, kurumların çökertilmesine, otoriterleşmeye göz yumulmanın ötesinde, destek verildi.

“İstikrar sürsün, Türkiye büyüsün” sloganının hükmü kalmayınca da her derde deva olarak başkanlık rejimi gösterilmeye başlandı ve 24 Haziran eşiği de bu şekilde aşıldı. Fakat artık paranın suyu çekildi, sahte zenginlik dönemi bitti ve ağır fatura önümüze konmaya başlandı.

Üstelik iktidardakilerin hamamda ayakları kaysa dış güçlere bağlama kabiliyeti bu faturayı hafifletmiyor. Dahası buhranlı, soğuk günlere henüz girmediğimiz anlaşılıyor. Peki bizi ne bekliyor? Ekonomi yazarı Uğur Gürses’e kulak verelim…

Önceki gün mahallenin kasabına “şarbonlu et satıyor musunuz” diye sorunca, espriye ciddiyetle karşılık verdi: “Eskiden bir kilo et alan yarım kiloya düşürdü. Fakat halkımız şarbona da, ekonomik krize de bağışıklık kazanır, alışır.” Ekonomik krize alışıldı mı gerçekten?

Bir kere şu anki durum herhangi bir ekonomik kriz değil, Türkiye’nin yaşadığı en büyük krizlerden biri. 1994, 2001 krizleriyle birlikte 2018 krizi tarihe, Türkiye’nin en büyük krizlerden biri olarak geçecek.

Peki krizin neresindeyiz?

Daha krizin başındayız. Kasap örneği iyi bir anekdot aslında. Bütün krizler finansal kesimden başlıyor; kurlar artıyor, faizler patlıyor. Bu da domino etkisiyle arka arkaya aşağıya ve giderek hane halkına, üreticiye ve toplam ekonomiye yansıyor. İnsanların kasaptan bir kilo et alırken bunu yarım kiloya, 400 grama düşürmesi, hane halkının zaten harcanabilir gelirlerinin küçüldüğünün farkında olduğunu gösteriyor. Normal maaşınız yatıyor ama satın alma gücünüz azaldığı için daha az mal ve hizmet satın alabililiyorsunuz. Şu anda şirketlerin ciddi bir finansman, likidite sorunu var ve bankacılık sektörü de frene basmış durumda. Bankalar kredi vermekte isteksiz. Firmaların risk durumuna göre faizler en az yüzde 30’la başlayıp yüzde 40’a hatta faktoring kesiminde yüzde 60’lara çıkıyor. Bu rakamlar, verilen kredinin geri alımının zor olduğu anlamına geliyor. Zaten verilere bakıldığında kredilerde ciddi bir yavaşlama, hatta negatif bir ivme olduğu görülüyor.

Bankaların kredi vermemeye başlamasının yakın gelecekteki etkisi ne olur?

Çalışma sermayesini bile bulamayan firmalar önce tasarruf tedbirlerine gidecekler ya da batacaklar. Çünkü Türkiye borçla büyüyen bir ülke. Geçmiş 10-15 yıl, Türkiye’ye akan dövizin, bol paranın ve bundan ötürü büyüyen kredilerin sebep olduğu yüksek tüketim döneminin hikâyesiydi. Eskiden bankalar çok rahat ucuz kredi verirken şimdi yüksek faizle veriyor veya hiç vermek istemiyor. Bol para dönemi geride kaldığı için şirketler zorlanacak ve finansman sorunu yaşayanlar “tasarruf önlemi” alacak. Tuvaletlerdeki kâğıtları azaltmaktan başlayıp personel yemeklerinden kısmaya ve giderek işçi çıkarmaya gidecekler.

Bu sürece ilişkin bir takvim öngörüsünde bulunabiliyor musunuz?

Yıl sonuna doğru bu domino etkisi gibi yaşanacak. Ama enflasyon artışı, dolayısıyla hane halkının harcanabilir gelirinin küçülmesi de devam edecek. Böylesi bir şok en çok yoksulları dövecek. Asgari ücretle geçinen 17 milyona yakın yoksul var. Onların harcama sepeti içinde hızlı tüketim malları, gıda, barınma, kira giderleri var. Halihazırda zaten gıdada yıllık fiyat artışı yüzde 20’de. Ama üretici fiyatları penceresinden baktığımızda bu rakam yüzde 30’ları geçmiş durumda.

KISA VADEDE ATLATILACAK BİR KRİZ DEĞİL BU

Tüketici fiyatlarındaki artış yüzde 20’yken, üreteci fiyatlarının yüzde 30’ları geçmiş olması ne anlama geliyor?

Bu, üreticiden tüketiciye doğru, yüzde 30’dan itibaren fiyat artış yansımasının olacağı anlamına geliyor. Bu ayki enflasyon büyük olasılıkla yüksek gelecek. İvme olarak yüzde 20-25’lik bir patikaya doğru gidiyor. Ne yazık ki Ankara bunu geçici bir krizmiş gibi sunmaya devam ediyor. İktidar “bunu atlatırız, geçecektir” diyor ama kısa vadede pek de atlatılacak bir kriz değil bu.

İktidar çeşitli tedbirler alındığını ifade ediyor. Örneğin Katar’la yapılan bir anlaşma neticesinde 3 milyar dolarlık bir para geldiği açıklandı. Bu tür tedbirlerin etkisi ne oluyor?

Bu adımlar sadece bilançoya makyaj işlevi görüyor.

Neden?

Merkez Bankası’nın döviz rezervleri azalınca yatırımcılar, hatta hane halkı bile “bu işi çözemeyecekler” kaygısıyla döviz almaya yöneliyor. Dolayısıyla ekonomiyi yönetenlerde rezerv düşüşünü daha azmış gibi gösterme eğilimi ortaya çıkıyor. 3 Ağustos-7 Eylül arasındaki 5 haftalık dönemde Merkez Bankası’nın rezervinde 17 milyar dolarlık bir düşüş oldu. Ama Katar’la yapılan Swap anlaşmasıyla bu düşüş 14 milyar dolar olarak gösterildi. Aslında Katar’dan Türkiye’ye 3 milyarlık bir döviz gelmiş gibi görünse de, gerçekte bu para Katar’daki Merkez Bankası’nın hesabında duruyor. Yani şu anda gerçekte alınmış bir 3 milyar döviz yok. O yüzden bunu bir kozmetik etki olarak değerlendirmek lazım.

Bizim gibi sıradan insanlardan farklı olarak meselenin içeriğini bilen para yöneticileri, yatırımcılar bu makyaja da kanarak hareket etmiyorlar herhalde…

Tabii, onlar zaten fotoğrafın neresinde renk düzeltmesi yapıldığını görüyor. Öte yandan yaşadığımız şey sadece ekonomik değil, aynı zamanda politik de bir kriz. Mevcut bir anayasası olsa da Türkiye güçler ayrılığını, hukukun üstünlüğünü, demokratik değerleri kaybetti. OHAL dönemindeki uygulamalara bakan vatandaşlar mesela, mülkiyet hakkıyla ilgili kaygılara kapıldı. Ortalama insan belki özgürlük talep etmiyor ama onun özel mülkiyet alanına girdiğiniz zaman veya böyle bir ihtimali gördüğü an tedirgin oluyor. Keza bir çok alandaki hukuksuz, hesap vermez tavır, sıradan hane halkını tedirgin etmeye başladı. Yakın bir örneğe bakalım: ABD’yle yaşanan gerilimi Ankara “bize yönelik bir ekonomik savaş var” ifadesiyle açıkladı. Bu sözü duyan vatandaş bankalara koşup dövizlerini çekti! 17 Ağustos haftasında 7,5 milyar dolarlık azalış bundan kaynaklanıyordu.

İnsanlar neden bankadaki dövizlerini çekti peki?

“Bize yönelik bir ekonomik savaş var ve iktidar bununla baş edemeyip paramıza el koyar” korkusuyla çektiler.

Yani iktidarın “bize yönelik bir ekonomik savaş var” söylemi kötü olan gidişata daha da negatif etki mi yarattı?

Tabii. İnsanlar hem döviz almaya hem de bankadaki dövizlerini çekip saklamaya yöneldi. Nitekim 7,5 milyar dolarlık çıkış, sıradan insanların bankadan çektiği paraydı.

İKTİDAR SERMAYE KONTROLÜNE GİTMEZ, ÇÜNKÜ ALTINDA KALIR

Bu paranın ne kadarının yurtdışına çıktığı biliniyor mu?

Hayır, onu bilmiyoruz. Parasını yurtdışına transfer eden de vardır, yastık altına koyan da.

Bu davranış, hükümetin defaatle sermaye hareketlerini kontrol etmeye yönelmeyeceğine dair açıklamalarının insanlardaki kaygıyı gidermeye yetmediğini mi gösteriyor?

Tabii ama Erdoğan şirketleri dövize saldırmama konusunda uyarıp “B ve C planlarını uygularız” da dedi. Bu tür muğlak söylemler, “acaba dövize el mi koyacaklar, sermayeye kontrol mü getirecekler” korkusu yaratıyor. Zaten sermaye kontrolü getireceklerini düşünmüyorum, çünkü herhangi bir iktidar böylesi bir uygulamanın altında kalır. Ama buna rağmen insanların kaygısını tetikleyici bir söyleme başvuruluyor. OHAL sözde kaldırılmış olsa bile insanlar hukukun üstünlüğünün kalmadığı bir yerde her şeyin olabileceğini düşünüyor. O zaman insanlara “döviz almayın” veya “bankadan paranızı çekmeyin” deseniz bile kimse sizi dinlemiyor. Açık bir ekonomide siyasetçilerin hata yapma marjı çok fazla değil.

“Hata” demişken; iki bankanın, iddialarına göre “teknik aksaklıktan dolayı” kısa süreli de olsa döviz kurunu çok düşük göstermesi ve sizin Hürriyet gazetesinden ayrılmanıza da sebep olan Sermaye Piyasası Kurulu’nun 13 Temmuz’daki “içeride öğrenenlerin ticaretini serbest bırakma” kararı, son dönemde en çok tartışılan skandallar veya “hatalar” olarak görüldü. SPK’nın kısa süre içinde iptal ettiği karar, halka açılmış şirketlerin sahiplerinin içeriden bilgileri kullanarak kendi hisselerini satın almaları veya satmalarını serbest bırakıyordu. Halkbank’ın ucuza döviz satışını siz de “hata” olarak yorumladınız ama SPK’nın kararının skandal olduğunu yazdınız. Neden bir skandal?

Döviz kurunun düşük gösterilmesiyle SPK’nın kararını birbirinden ayırmak lazım. Normalde şirketler, ikinci çeyrek bilançolarını Ağustos ayının ortalarına kadar ilan edilecekti. Henüz kamuoyuna açıklanmayan bilançoları sadece şirketlerin sahipleri ve yöneticileri biliyor. SPK, 13 Temmuz Cuma günü, şirket sahipleri ve yöneticilerinin kendi hisselerini satma veya alma yasağını belli süreliğine askıya aldığını ilan etti. Siz bir şirketin sahibi veya yöneticisisiniz diyelim. Şirketiniz normalde 100 birim kâr ederken, diyelim ki o dönem 150 birim kâr etti. Kâr ve zararınıza ortak olan yatırımcılarınıza henüz açıklamadığınız bu bilgiyi sadece siz biliyorsunuz. SPK bu kararla demiş oldu ki, “sen henüz bilançonu açıklamadan, kendi hisselerini istediğin gibi piyasadan toplayabilirsin.” Kârı paylaşmamak için, o iç bilgiyi kullanarak gidip piyasadan kâğıtlarınızı topluyorsunuz!

Böylece SPK, aslında kanunla yasaklanmış bir fiili idari bir kararla askıya alarak yasadışı bir uygulamaya mı gitmiş oldu?

Bu karar, bir kente gelen savcının “ben hırsızlığı suç saymıyorum, Ağustos sonuna kadar isteyen istediğini çalabilir” demesine benziyor. Oysa hukuk, uygulayıcıların keyfine tabi değil ki! Neyse ki SPK gelen tepkilerden ve belki de yaptığı yanlışın boyutunu görmüş olmaktan dolayı, dünyanın her yerinde suç olan ve küçük yatırımcının soyulması anlamına gelen bu karardan iki gün sonra vazgeçti.

SPK’NINKİNE BENZER SKANDALLAR, KURUMLARIN ÇÖKTÜĞÜNÜ GÖSTERİYOR

Peki bu iki gün içinde atı alan Üsküdar’ı geçti mi?

........

© Gazete Duvar