We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Savaşan yenilebilir, savaşmayan zaten yeniktir

27 10 18
17.05.2018

Cannes Festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da, dünyada olup bitenleri gündemine alıyor. Kadınlara, eşcinsellere, farklı kültürlere ve dinlere yönelik ayrımcılığı kınayan, kadınların özgürlük mücadelelerine destek veren filmlerden bir bölümüne geçen yazımızda değinmiştik. Yarışmanın genel düzeyinin pek parlak olmadığını düşünürken, dün izlediğimiz iki filmle yüzümüz güldü. Nihayet, Altın Palmiye’ye ulaşabilecek yetkinlikte iki film gelmişti karşımıza.

Birkaç yıl önce yaptığı “La Loi du Marche / Pazarın Kanunu” ile oyuncusu Vincent Lindon’a Cannes’da İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran Fransız yönetmen Stephan Brize, başrolde gene Lindon’u oynattığı “En Guerre / Savaşta” filminde bir kez daha işçi sınıfı mücadelesine odaklanıyor ve belgesel tadında bir anlatımla, kapatma kararı verilen bir Alman otomobil fabrikasında işlerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalan işçilerin mücadelesini anlatıyor. Gerçekçi ve yalın bir anlatımla, güncel bir sorunu, küreselleşmenin sonuçlarını beyazperdeye yansıtan Brize’nin filmi yüreği emekçilerden yana atan herkesi etkileyebilecek güçte.

Fransa’nın önde gelen sosyalist işçi sendikası CGT üyesi bir işçiyi canlandıran Lindon’un ve tüm kadronun oyunculukları filmin başarısında önemli rol oynuyor. Patronların mücadeleyi kırmak adına uyguladığı strateji, farklı sendikalar arasında doğan görüş ayrılıkları, alınan tavizler sonucu mücadelede geri adım atıp atmama gibi konular, günümüz işçi sınıfı mücadelesinin can alıcı sorunları. Bunları didaktik bir dille anlatmıyor Brize. İşçilerin mücadelesinde yenilmek de var. “Savaşta yenilebilirsiniz ama savaşmazsanız zaten yeniksiniz” diyor Brize. Devrimci sendikalarımızın tüm işçilere göstermesi gereken bir film bu. Ama, geniş kitleleri de etkileme potansiyeli var. Tabi, geniş dağıtım olanaklarına kavuşabilirse. Yapmacık konularla uğraşan sinemacılarımıza özellikle tavsiye etmek isterim.

Dün izlediğimiz bir başka ‘Yarışma’ filmi, ‘Siyah’ Amerikan sinemanın parlak isimlerinden Spike Lee’nin “Blackkklansman”ı, sağlam bir içeriği, vurucu bir anlatımla karşımıza getiriyordu. Şimdiden, Palmiyenin adayları arasında olduğunu söyleyebilirim. ‘Bir Spike Lee filmi’ yerine, ‘A Spike Lee Joint’ demeyi tercih eden yönetmen, filmine Amerikan İç Savaşı’ndaki ölüleri göstererek başlıyor filmine ve dünden bugüne Amerikan toplumundaki ırkçılığı etkileyici bir dille anlatıyor.

“Blackkklansman” (evet, üç ‘k’ ile), Ku Klux Klan adı altında örgütlenen ırkçı çetelerin Amerikan toplumunda bugün de var olduğunu, hatta sistemin koruması altında olduğunu anlatırken, Trump’ın sözlerine gönderme yapmaktan geri durmuyor. Alışıldık ‘ırkçılık karşıtı’ filmlerden farklı bir yol izliyor Lee; siyah kahramanını bir sivil polis olarak konumlandırarak. ‘Siyah’ların toplantılarından, Colorado’daki Ku Klux Kaln çetesinin liderliğine uzanan, ‘Siyah’ (African-American) kimliğine ihanet etmeksizin görevini yapan bir polisin öyküsü bu. Spike Lee’nin, “Do the Right Thing” ve “Jungle Fever”dan bu yana izlediğimiz en güzel filmlerinden biri. Irkçılığa karşı mücadeleyi ‘sistem’ içinde sürdürmek mümkün mü sorusunu sorduran... Başrollerde, John David Washington ve Adam Driver’ın yorumları ile daha da güçlenen film, Amerikan devletinin temellerinde Jenosit ve köleliğin bulunduğu gerçeğinin altını cesaretle çiziyor. Amerlka’ya egemen ‘Beyaz Güç’e karşı ‘Siyah Güç’ü savunarak...

Anlatacak bir derdi olmayan yönetmenlerin biçimci çabaları hiçbir zaman tercihim olmadı. İçerik benim için hep birinci planda oldu. Ama, salt içerik bir filmi kurtarmaya yetmiyor elbette. İyi işlenmiş bir senaryo, güçlü diyaloglar ve tutarlı bir sinema dili olmadığında eleştirmenler filmi yerden yere vurabiliyor. Nitekim, “Güneşin Kızları”nın başına gelen de bu oldu… Geçen yazımda, beğendiğimi belirttiğim Polonya filmi “Soğuk Savaş” konusunda ise genel bir kabul var. Çünkü, sinemasal anlatım, öykünün gerisinde kalmıyor. “Ida” ile Yabancı Film Oscar’ını kucaklayan Pavel Pawlikowski’nin bu yıl Cannes’da büyük ödüllerden biri olmasa da, ödül listesinde yer alması sürpriz olmayacak.

Mandela’dan Manto’ya

Yarışma dışı bölümlerde gösterilen politik içerikli filmler arasında, Fransız yönetmenler Nicolas Champeaux ve Gilles Porte’un “Devlet Mandela ve Ötekilere Karşı” adlı belgeseli, Mandela’nın 1963-64 yıllarında sekiz arkadaşı ile birlikte ölüme mahkum edildiği mahkemenin kayıtlarından oluşturulmuş. Güney Afrika’daki ‘apartheid’ rejimini mahkum eden önemli bir yapım.

‘Belirli Bir bakış’ bölümünde yarışan Hintli yönetmen Nandita Das’ın “Manto” adlı filmi ise, Hindistan’ın bağımsızlığı tanınırken, ikiye ayrıldığı ve Müslüman-Hindu çatışmasının zirve yaptığı 1948 yılında geçiyor. Ülkenin en ünlü yazarlarından Saadat Hasan Manto’nun yaşam öyküsünü gerçekçi bir anlatımla beyazperdeye taşımış yönetmen. Yapıtlarında, politikadan çok cinsel özgürlük temalarını işleyen yazarın, Bombay’den Lahor’a (Pakistan’a) taşınmak zorunda kalmasının ve orada karşılaştığı baskıların öyküsü bu. Farklı kimlikleri çatıştırarak ülkeleri ele geçirmeye çalışan emperyalizmden yakasını kurtaramayan ülkeler için ders niteliğinde bir yapım.

Yarışma dışı Özel Gösterimde sunulan Iran kökenli Amerikalı yönetmen Ramin Bahrani’nin “Fahrenheit 451”i, ünlü romanın beyazperdede yeni bir uyarlaması. Michael B. Jordan, Michael Shannon ve Sofia Boutella’nın başrolleri paylaştığı yapım, gerçeklerin ve tarihin yeniden........

© T24