We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Mukaddesatçı Fantezi ve Gerçek: Osmanlı’da Kölelik ve Kadınlar

46 0 26
12.01.2019

Son yılların fetihçi hamasi retoriği eşliğinde, “Yeni Osmanlıcılık” adı altında yürütülen politikalarla yeniden keşfine çıkılan Osmanlı İmparatorluğu, kendi gerçekliğinden kopuk bir şekilde bugünün siyasi projelerinin hizmetine koşulmuş durumda. Bu durumun itkisiyle sinema filmlerinden TV dizilerine kadar birçok kültürel ürünle, popüler bir ilginin de odağına oturtulan Osmanlı’ya ilişkin anlatı ise, bir yandan yeni bir “biz ve onlar” ikiliği üretmenin tarihsel meşrulaştırıcısı işlevini görüyor, öte yandan da ahlakçı, otoriter bir düzenin tesisini destekleyecek bir çerçeve oluşturuluyor. Tabii ki tarih, hoşa gitmeyecek her unsur halının altına süpürülerek ve amaca uygun sterilize edilerek, iktidarın yaratmayı amaç edindiği “yeni nesil”e övünülecek bir ata figürü sunuluyor.

Halının altına süpürülen bu “meselelerden” biri de imparatorluk yıkılıncaya kadar varlığını sürdüren kölelik kurumu ve çoğu yerde de kesişim halinde bulunduğu kadınların statüsü. Filmlerdeki o anlı şanlı akıncıların aynı zamanda savaş bölgelerinde esir aldıkları kadınları, esir pazarında satmaları, köleleştirilen o kadınların Şeyhülislam hanelerine bile cariye, yani “cinsel köle” olarak girmeleri gibi… Geniş ve genel anlamıyla bir kıyas tabii ki mümkün değil ama, akıncıların değil de Balkanlardaki bir Hıristiyan köylünün gözünden yaşadıklarına bakınca, akıncılarla, günümüzde Ezidi kadınları köleleştirenleri birbirinden ayırmak çok da mümkün olmayabilir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Kölelik ve Kadınlar

Neyse ki hem milliyetçi saplantılardan uzak, Türkiyeli ve dünyadan akademik tarihçiler bu konuları atlamıyor. ABD’nin Maryland Üniversitesi’nden tarih profesörü Madeline C. Zilfi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Ebru Kılıç’ın çevirisiyle çıkan “Osmanlı İmparatorluğu’nda Kölelik ve Kadınlar” adlı kitabında, Osmanlı toplumsal hiyerarşisinin en altındaki kadınları ve köleleri anlatıyor.

Yazar hem kölelik sistemini ve uğradığı değişimleri, nerelerde, ne şekilde, kimler eliyle köleleştirildiklerini, kimler tarafından hangi işlere sürüldüklerini ve sahiplerinin kölelerin üzerlerinde ne gibi “hakları” bulunduğunu inceliyor. Osmanlı’nın siyasi, idari, toplumsal ve hukuki açıdan yapılandırılmış hiyerarşik düzenini, hakimiyet sistemini ve bunların 18. ve 19. yüzyıllarda uğradıkları değişimi anlatarak konuya başlayan Zilfi, 1700-1842 yılları arasını, başkent İstanbul’u merkeze koyarak inceliyor.

Üstünler ve tabiler

Osmanlı’nın toplumsal düzeni ve tabiiyet ilişkileri ile buna dair, en azından egemenlerin zihin dünyasını açıklayan şu beş kutuplaşmaya kitapta yer veriliyor: 1- “Dar’ül Harp” denilen toprakların, Müslümanların hükmettiği “Dar’ül İslam” denilen topraklara; 2- Gayrimüslimlerin Müslümanlara; 3-Halk tabakasına denk gelen reayanın, sivil, dini ve askeri memurlardan oluşan yönetim düzenine; 4- Kölenin özgür insana ve 5- Kadınların erkeklere tabi olması…

Osmanlı kozmopolit ama…

Şimdilerde, kavram her ne kadar örtük bir “tahammülü” barındırsa da “hoşgörü” ile anılan ve muhafazakârlar dışındaki çevrelerde de “kozmopolitliğinden” övgüyle söz edilen Osmanlı toplumunda, evet gayrimüslimler kendi cemaatlerinin yönetiminde serbest bırakılıyordu ama sayılan bu tabiiyet ilişkilerine çizilen katı sınırlar ve ihlali durumunda da sert cezalar vardı.

Zilfi’nin tabiriyle söyleyecek olursak, “İstanbul kozmopolit bir kentti ama herkesi kaynaştıran bir yer değildi.”

Sarı çizme, ipek kumaş, ata binmek yasak

Mesela İstanbul’da etnisite ve mezhebe dayalı bir gettolaşma vardı, her bir cemaat, topluluk belirli mahallelerde oturuyordu. Mimari planda bile kentin en yüksek noktaları sultanların yaptırdığı camilerle donatılmıştı. Statü gösteren bütün mallar Müslüman yönetici sınıflara bölüştürülmüştü. Katı giyim kuşam kuralları vardı. Örneğin sarı çizme ve terlik yapımında kullanılan ince sarı deriyi dışarıda kullanma hakkı yalnızca Müslüman kadın ve erkeklere tanınmıştı. “Sarı çizmeli”nin önemli şahsiyet anlamına gelmesinin kökeni de buraya dayanıyor. Ayrıca 16. ve 17. yüzyıllarda nadir bulunan ve fiyatları yüksek olan ipek ve kadife brokarlar, satenler, karışık ipekler, “ince müslin”, “ermin”, samur ve siyah tilki kürkü imparatorluk otoritesini belirten kumaşlardı; kullanımları kati kurallara bağlıydı.

Kentte at sırtında gitmek Müslümanlara tanınan bir ayrıcalıktı, 17. yüzyılda bu kural biraz yumuşatılsa da donanmadan bir kaptana yeterince hızlı yol vermeyen gayrimüslim saray hekimi, öldüresiye dövülmüştü. Yahudi ve Hıristiyanların, Müslümanlar gibi giyinmesi yasaktı.

“Sultanın ve Allah’ın iradesi”: Sokakta şiddet

Madeline C. Zilfi’nin konu edindiği yüzyıllar, imparatorluğun artık uluslararası konumunun gerilediği ve devletin meşruiyet iddiasının temel dayanaklarının yeniden düzenlenmesinin zorunlu hale geldiği bir dönemdi. Reformların, toplumsal elitlerin çeşitli kesimlerinin ciddi direnişiyle karşılaştığı bu dönemde sözkonusu hiyerarşik toplumsal sınırlara ilişkin duyarlılık da artıyordu.

Yeniliklere, “ahlaksızlık” suçlamasıyla karşı çıkılınca da iktidarın ilk el attığı şey, kadınların giyim kuşamı oluyordu. Kıyafet, kumaş türlerine, modellerine, renklerine varana kadar idari düzenlemelerin konusu oluyordu. II. Mahmud ve III. Osman gibi reformcu padişahların kadınların kıyafetine ilişkin çıkardığı fermanlardan örnekler veren Zilfi, bu dönemde, eskiden para ve şiddetle cezalandırılan giyimle ilgili suçların artık ölüm ya da şehirden sürmeyle cezalandırıldığını belirtiyor ve öldürülen kadınların cesetlerinin Boğaz’ın sularına atıldığını aktarıyor. Ayrıca yalnızca memurlar değil, kendi ifadeleriyle “Allah’ın iradesini uygulayan” erkekler de sokaklarda kadınlara “yasaları uyguluyordu”: Sopayla dövmek!

Sultanın kadın nefreti

Bazı Osmanlı sultanlarının kadın nefreti, örneğin Sultan III. Osman’ın şehirde gezineceği günlerde kadınların sokaklarda dolaşmamasını emretmesiyle kendini gösteriyordu. Sultan’ın tamamen erkeklerden oluşan bir dünya hayalini şaşırtıcı bulmayan Madeline C. Zilfi, bunu da şöyle açıklıyor: “Şehzadelik hayatının elli yılı aşkın bir bölümünü, sarayın iç kısmındaki dairelerde neredeyse ev hapsinde geçirdiğinden, homososyal ya da homoseksüel zevklerine ağır gelecek kadar çok sayıda kadın görmüştü herhalde. Ama erkeklerin kadın kılığına girdiğini görmekten ya da böyle erkekler tarafından görülmekten pek rahatsızlık duymuyordu.”

“Osmanlı’nın başkentlerini ve anıtlarını da köleler inşa etti”

Kitabın temel konularından köleliğe gelince, köle kullanımının imparatorluğun yükselme döneminde başladığını ve imparatorluğun sonuna kadar da sürdüğünü anlatan Zilfi, Osmanlı’daki kölelik sisteminin özelliklerini ve Atlantik köle sisteminden farklarını da ortaya koyuyor.

Ve belirtiyor: “Tıpkı Amerika’da olduğu gibi Osmanlı Devleti de başkentlerini ve anıtlarını inşa etmek için köle emeği kullanmıştı.”

Osmanlı’daki köleliğin farklılıkları

Bunun “açık” bir kölelik sistemi olduğunu, yani kölelikten özgürlüğe geçişin ve toplumsal hiyerarşide yükselmenin de mümkün olduğunu, “biz ve onlar ikiliği” üzerine inşa edilmediğini, ırk ayrımcılığına dayanmadığı gibi özelliklerine işaret ediyor. Üstelik üst düzey birine yakınlık kölelerin “himaye görmesini” de sağlıyordu. Padişahın kulları arasından Sadrazamlığa yükselenler bile olmuştur ya da padişahların hasekileri ve valideliğine terfi eden kadınlar…

Ancak yazara göre bu, görünür bir........

© Bianet