We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

TÜRK EDEBİYATININ SON ÇEYREK YÜZYILI

3 0 0
17.01.2019

Trakya içlerinde bir geziden dönerken Saray çıkışında otostop yapan bembeyaz sakallı, uzun saçlı, garip kıyafetli, yaşlı adamı anlatarak başlasak… Bir kısa aralıkla yirmi üç yıldır kaldığı cezaevinden o gün tahliye olunmuş, nereye gideceğini bilmeyen yaşlı adamı…

Ya da uzun süredir evinden çıkamayan bir yatalak hastanın gözünden, tedavi için gittiği İstanbul’u anlatarak başlasak…

Veya Kore’ye savaşa gidip sonrasında Amerika’ya yerleşen, ahir ömründe ölmek üzere memleketine dönen Zaralı Nuri Amca’nın son yıllarından bahsetsem…

Her biri başlı başına birer öykü.. Bir başka sefere erteleyelim bunları.

. . .

Profesör Alaatin Karaca ile tanışıklığımızı internete borçluyum. Hani şu hayatımızdan çıkardığımız her şeyin yerine ikame eylediğimiz ahir zaman aynasına… Tarık Buğra hakkında düzenlenen bir sempozyumda bildiri sunmak üzere Muğla’dan kalkıp İstanbul’a geleceğini öğrenince kendisiyle yüzyüze görüşmek için kalkıp sempozyuma gittim. Bir başka alemde fikirlerinizi paylaştığınız, yol arkadaşı olduğunuzu düşündüğünüz insanlarla yüzyüze görüşmenin heyecanı, bizden önceki kuşağın bilmediği bir duygu. Adem’den beri süregelen insan soyunu farklılaştıran, onların mayasını, manasını değiştiren yabancı duygular bunlar. Yeni çağ bir şeyleri alırken başka şeyler sunuyor insana.

Sempozyum bittikten sonra uzun süredir birbirini tanıyan iki dost gibi selamlaştık, halleştik. Umduğum üzere dingin, sakin bir bilge Alaattin Karaca. Teşkilat Refik’i, Musa Ramazan’ı, Karababa Tekkesinin sadık dervişi Ahmet Amca’yı, Dervişzade İsmail Efendi Hazretlerini hatırlatıyor… Birlikte yemek yedikten sonra İstanbul’a gelmişken görmek istediği başkaları da olduğunu söylüyor. Onlarla Türk Edebiyatı Vakfı’nda buluşacaklarmış, götürebileceğimi söylüyorum.

. . .

Sultanahmet’te Haçova Meydan Muharebesi kahramanlarından Firuz Ağa’nın yaptırdığı mescidin karşısında, yılların eskitemediği taş kapıdan geçerken yirmi üç yıl önce terk ettiği köyüne dönen cezaevi azatlısı bir yaşlı mahkum gibiydim ben. Yıllarını geçirdiği yataktan kalkıp hastaneye giderken yolda gördüğü heyula binalara anlam veremeyen babam gibiydim… Seneler önce savaşa gidip ölmek üzere yurduna dönen Zaralı Nuri Amca oldum birden…

Bundan tam çeyrek yüzyıl önce incecik, ter ü taze bir delikanlıydım. Yine o heyecan, o merak, o öğrenme azmi ile adımladığım mermer basamaklar, dokunduğum tunç kapı kolu, bakışlarımla sevdiğim ahşap pencere doğramaları, ve bir yar kokusu gibi havasını ciğerime çektiğim kitap dolu salon…

‘Dostlarım ! ’ dedim içimden… ‘Dostlarım ! Ben geldim ben…’

. . .

90’ların başında, bir sahil kasabasında büyümüş, üzerinde yazı olan her türlü evrak karşısında şehvet benzeri bir heyecana kapılan, burnunun üstünde camları güneşli havalarda kararıp gölgede şeffaflaşan gözlükler taşıyan, aşağı yukarı bir memur emeklisi gibi giyinmiş vaktinden önce olgunlaşma gayretiyle suskun, bilgiç tavırlı bir delikanlıydım ben.

Babamın isteği üzerine tercih listemin başına yazdığım hukuk mektebine gelmiştim okumak üzere. Bir çağın son kuşağı olduğumun farkında olmayan, adı efsane olmuş hocaların odasından çıkmayan, bir tek dakikasını boş geçirmeye kıyamayan, öğrenmek, öğrenmek ve yine öğrenmek isteyen bir delikanlı…

Bir çağın sonuydu evet… Muhafazakarlık, memleketin kültür pınarı önüne su içmek üzere ara sıra gelen bir küçük buzağıydı o zamanlar. Büyüyüp kocaman bir öküz olduktan sonra çeşmenin yalağını kirleteceğini, suyun oluğunu kıracağını, etrafı çamur ve pislik içinde bırakacağını kimse hesap edemiyordu.

Okuyordum… Doymak bilmeyen bir ada tavşanı gibi ciltleri gözlerimle bitiriyor, kütüphaneleri dolaşıp yıllar boyu kimsenin bakmadığı, adı sanı duyulmamış belge kataloglarını karıştırıyordum. Geziyordum. Kitaplarda okuduğum İstanbul mekanlarını dolaşıp eski zamanlar içine düşüyordum. Sokollu’yla, Jüstinyanus’la, Mesih Ali Paşa’yla, Esrar Dedeyle, Şeyh Galip’le yarenlik ediyordum. Kuşaklar boyu dedelerimin yaşadığı Suriçi sokaklarını köşe bucak adımlıyordum.

Yaşlı kitap kurtlarıyla, yeni yetme yazar çizerle, gazetecilerle, yazarlarla buluşacağım yerleri bellemiştim. Bir türlü ciğerime çekmeyi beceremediğim cigarayı burnumdan üfleyip adaçayı yudumlamayı öğrendiğim Beyazıt kahvelerinde, Çatladıkapı’da, Taksim’de bana ait kayıp bir nesneyi arar gibi merakla dolaşıyordum.

Bir kaç yıl sonra, 93 senesi vakitsiz bir sonbahar gibi çöreklendi gençliğime. Yaşıtım kuzenim doğuda askerlik yaparken vuruluverdi. O güne dek hep yaşlıları alıp götürdüğüne şahit olduğum ecel, hayatı kitaplardan ibaret genç adamın üzerinde badem çiçeklerini yakan ayaz etkisi yapmıştı. Günlerce çıkmadığım öğrenci evinde kitapların defterlerin arasındaydım. Saçımı sakalımı kesmiyor, ibadet ediyor ve okuyordum.

O günlerde tuttuğum günlükten birkaç sayfayı gazetede gördüğüm ilan üzerine Türk Edebiyat Vakfı’nın adresine gönderiverdim. Zarfın içinde üzerine rumuz yazılı öyküm… Adı Yılbaşı şarkısı. Kimliğim ise kapalı bir başka zarf içinde…

Okumayı öğrendiğim ilk günden beri hikayeleri içinde kaybolduğum Ömer Seyfettin’in anısına düzenlemiş bir öykü yarışmasıydı bu. Ömer’i tanıyordum. Yüz elli kadar öykü, roman denemesi ve makalesini tamamen okuyup bitirmiştim. Zamanının ruhunu bugüne taşıyan hüzünlü kalemini seviyordum. Gönlümde muziplik akan ince yüz hatları ile boynu bükük bir resmi duruveriyordu. Erkenden ölüp gittiğini öğrendiğimde gözlerim dolmuştu. Seviyordum onu, saygı duyuyordum. Öyle ki mümkün olsaydı ömrümden bir kısmını kendisine verip biraz daha yaşamasını, biraz daha yazmasını dilerdim.

Okulu kırıp evde kaldığım bir bahar sabahı çalan telefonun öbür ucunda cıvıl cıvıl bir kız sesi… Bana kuzenimin ardından yaşadığım bunalımı anlatan öykümün dereceye girdiğini müjdeliyordu. Vakıfta bekleniyormuşum…

. . .

Alaattin Karaca Hoca ile 2018 kasımında yeniden girdiğim bu mekana ilk kez yirmi beş sene evvel, girdim. Mermer basamaklardan çıktığım üst katta beni güleç yüzlü, kostacık bir kızacağız karşılayıp idare odasına buyur etti. Vakıf Müdürü Gazi Altun ile tanıştırdı. O gün vakfın gönüllüleri Süheyla Derindere, Süreyya Özaavar ve Gülay Güngül ile gençliğe has pazarlıksız bir sohbete koyulduk. Anlattım,anlattım, anlattım.

Vakfın cümle kapısının açıldığı caddede ve bu caddeye çıkan sokakların hiçbirinde rastlanmayacak insan tipleriydi bunlar. Gazi Bey bir eski zaman beyefendisi… Nasıl bir incelik timsali, nasıl bir ağırbaşlılık… Yüzüne bakarken mahcup olduğum bir çelebiydi.

Süheyla Erzurumlu bir Anadolu bilgesinin kızıydı. Babasının onu okumak için İstanbul’a getirdiğinde ilk gün şehrin kirli yüzünü gezdirmiş, ikinci gün kültür edebiyat çevrelerini dolaştırıp ‘İşte budur İstanbul. Senin yanında bir polis görevlendiremeyeceğime göre serbestsin. Bu iki İstanbul’dan hangisini beğendiysen oralarda yaşa’ demiş olduğunu anlatırdı. O edebiyat çevrelerini tercih etmiş, fakülte yıllarından beri Edebiyat çevrelerinde bulunmuştu. Süreyya ise zarif bir Dağıstanlıydı. Saraylı nezaketiyle hatırlıyorum onu. Öyle naif, öyle nazik… Gülay öğretmen bir Türkçe sevdalısıydı, Sivas türküleri söylerdik onunla. Neşet Ertaş’ın sözlerine ilk kez onun dilinden dikkat kesilmiştim. ‘Bir kazmayla bir kürek al vay aman, mezarımı kaz gayri’ mısraındaki inceliği fark etmemi sağlayan oydu. Bir dönem türkülere merak salmam, türkülerin söyleniş sebeplerini araştırmam ve Türkü Öyküleri adlı bir kitap yayınlamam biraz da Gülay Güngül Hoca’nın........

© Harbi Gazete