We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Evet sevgili Can öyle, “Ben nerede yazıyorsam, Türkiye oradadır”

95 22 114
31.10.2018

Bugün köşemi sevgili Can Dündar’a bırakıyorum, 29 Ekim’de Hamburg’da, Körber Vakfı tarafından düzenlenen Sürgün forumunda yaptığı konuşmayı aynen aşağıya alıyorum.

* * *

Buraya, Almanya’ya, üzerimde barut kokusuyla geldim; uğradığım silahlı saldırıdan kalma…
Ceketimde, yakılmış kitaplarımın isi duruyor hâlâ…
Kulağımda bütün ömrümü hapiste geçirmemi talep eden mahkeme savcısının sesi, tenimde, yattığım hapishanenin nemi var.
Hainlere idam” diye bağıran kitlelerin görüntüsü gözümün önünde…
Geride kalan sevdiklerimin acısı yüreğimde…
Siz bu izleri görmüyorsunuz; çünkü onlar zihnimde kilitli… Gülümseyen bir çehrenin ardına sakladım hepsini…

Büyük bir depremden geliyorum ben…

Bir kısmımız enkaz altında kaldı; bazıları hâlâ çıkmaya çalışıyor. Çıkabilenler ise çıkamayanların acısını taşıyor içinde…
Bekliyor muyduk bunu?
Hayır.
Bütün belirtilerin var olduğunu, şimdi daha net görebiliyoruz. Beş yıl öncesine kadar, hala üstümüze çöken karanlığı, aydınlığımızla alt edebileceğimize inanıyorduk.
Bize yaklaşan tehlikeyi haber veren aydınlarımızı katlettiler birer birer, gözlüklerimizi kırdılar.
Bir park için isyan eden gençlere ateş açtılar. Gözlerinden vurdular en çok.
Göremez olduk.
Kaynayan kurbağa hikâyesini bilirsiniz. Kızgın suyu fark edip refleksle yerimizden fırlamayalım diye, ağır ağır ısıtılan bir kazanda haşladılar bizi…
Fark ettiğimizde çok geçti.
Yanıyorduk.
Kötülük, pusudaymış meğer; süngüyle, günah korkusuyla, “ayıp olur” kaygısıyla kitlenmiş bir kafeste gününü beklermiş.
Kara bir yel esti, kafesin kilidini kırdı. Kötülük salıverildi, taltif edildi, teşvik edildi. “En kötü”, rol model olarak seçildi.
Düne kadar günah olan, ayıp sayılan ne varsa, norm haline geldi.

Ve kötülüğün iktidarı başladı!

“İyiler” önce kabullenmekte zorluk çekti. İtiraz edenler, kötülerin çıktığı kafese hapsedildi. Kalanların çoğu korkup köşesine çekildi. Kötülükle savaşmak yerine, gaflete düşen iyileri suçlamak daha kolay geldi.
Beş yıl içinde, kendi ülkemizde sürgün haline geldik.
Her muhalif, peşinen bir sürgündür aslında…
Çoğunlukta olan toplumsal inancın, devletin çizdiği çerçevenin, genel kitlesel kabulün sınırlarını zorladığınız anda başlar sürgünlüğünüz…
“Hayır” dediğinizde, “hain” damgasını yersiniz.
Tolerans eşiği düşük, otoriter eğilimleri güçlü bir coğrafyadaysanız, yadırganmadan dışlanmaya, iftiradan tehdide, tacizden hapse, hatta ebediyen susturulmaya kadar bir dizi cezaya ve kopkoyu bir yalnızlığa hazırlıklı olmanız gerektiğini peşinen bilirsiniz.
Bu bilgi, kimini suskunluğa sürükler, kimini hapse, sürgüne, hatta mezarlığa…
Geçtiğimiz asrın en ağır sürgününü yaşamış bir halkın son temsilcilerinden Hırant Dink, “Ne zaman bir ağaç diktik de meyvesini yiyebildik ki” diye sormuştu; katledilmeden önce…
Bazısı, o meyveyi yiyebilmek için toprağından kopmaktansa, kendinden kopmayı yeğler.
Bu da zordur.
İlkinden dönüş vardır da, ikincisi dönülmez yoldur.
Bazısı ise fikrini terk edeceğine, fikrine tahammül edemeyen ülkesini terk eder. Gidenlerin ruh halini, şair Murathan Mungan birkaç sözcüğe sığdırmıştır:

Aslında giden değil, kalandır terk eden…

Bir başka göçmen, Theodor Adorno, “zihinsel sürgün”ü, “insanın evdeyken, kendini evinde hissetmemesi” diye tanımlıyor.
Ev, içinde çokça şiddet ve mutsuzluk barındırsa bile, istikrarlıdır. Baba ocağıdır, ana kucağıdır. Şiddetli fırtınada sığınabileceğiniz, elinizi attığınızda aradığınızı bulabileceğiniz bir güvenli limandır.
Şimdi bir an için, dönecek bir eviniz olmadığını düşünün. Bir ömür boyu iğneyle kuyu kazarak biriktirdiğiniz ne varsa alınmış elinizden….
Vücudunuzun şeklini almış huzurlu koltuğunuz, rahat yatağınız, gözününüz nuru kütüphaneniz, kediniz, köpeğiniz yok.
Hepsini bir anda geride bırakıp, dibini göremediğiniz bir boşluğa atlamak zorundasınız.
Ve bu sadece, onaylamanın konforu yerine itirazın riskini seçtiğiniz, boyun eğmediğiniz için ödediğiniz bedel…
Bunu ödememek için boyun eğer miydiniz?
Bizim yaşadığımız trajedi, bu soruya “Hayır” dediğimiz içindir.

Sen buraya ait değilsin!

İktidarın propagandasını hûşu içinde dinleyen büyülenmiş kitlelere, “Bunlar yalan. Uçmuyorsunuz, uçuruma düşüyorsunuz” diyebilecek bir cesaret, peşinden cezayı, yalnızlığı ve sürgünü getirir.
Karşılaşacağınız ilk cümle şudur:
“Sen buraya ait değilsin.”
İşin kötüsü, gideceğiniz yerde de sizi bekleyen cümle budur.
Bir süre sonra müzmin bir yabancı olduğunuza siz de inanmaya başlarsınız. Ve Stefan Zweig’in cümlesine gelirsiniz:

Hiçbir yere ait değilim.

Geçen bahar, Lüksemburg’da Stefan Zweig adına açılan bir sergiye gittim. Kapıdan girdiğimde karton kutular ilişti gözüme… Serginin toplandığını düşündüm önce; gerçeği sonra anladım:
“Sürekli eşya toplamak zorunda kalmış”, sürgünde bir yazarın, zoraki bavullarıydı onlar… Şimdi, kendisinin adını taşıyan sergide, birer teşhir vitrini olmuşlardı.
Zweig, “Günlükler’ini şöyle bitiriyor:

“Eşyalarımı topladım, hazırlandım. (..) Avrupa’nın işi bitti. Dünyamız çökertildi. İşte şimdi tam anlamıyla vatansızız.”

Sürgün, gittiği yere, ülkesindeki hayatını, sansürlenen fikrini, yasaklanan sanatını da götürür.
Türkçede, zorunlu olarak göçenlere “sürgün” denir.
Sözcüğün bir anlamı daha vardır:
“Yeni süren filiz.”
Sürgün, gittiği yerde sürgün vermesini, çiçek açmasını sağlayacak, daha uygun bir iklim bulabilir; ancak kökünden, suyundan, doğal florasından koparılan her bitki gibi, taşındığı toprakta kök salıp salamayacağı belli değildir. Ya tutunup meyve verir ya da kuruyup gider. Arası, bir fanus bitkisi olma tehlikesidir.
Hepsinin örneği var tarihte…

Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya...

Türkiye’nin en iyi şairlerinden Nazım Hikmet, yıllarca hapis yattıktan sonra ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Yurttaşlıktan çıkarıldı. Sürgünde memleket hasreti çekerek öldü.
Türkiye’nin en iyi film yönetmenlerinden Yılmaz Güney, yıllarca hapis yattıktan sonra ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Yurttaşlıktan çıkarıldı. Sürgünde memleket hasreti çekerek öldü.
Türkiye’nin en sevilen müzisyenlerinden Ahmet Kaya, “hain” damgası vurulduktan sonra ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Sürgünde memleket hasreti çekerek öldü.
Şimdi üçü de ülkelerinde baş tacı edilen........

© T24